Reklamı Geç


"Dilde, fikirde, işte birlik. Ama önce samimiyet!"

Türk Ocakları Karaman İl Başkanı Yunus Turan hoca ile Türk Dünyası’nı, Türk coğrafyasını, Yunus Emre ve Türkçe Yılı özelinde de kültür ve medeniyetin inşasını konuştuk.

"Dilde, fikirde, işte birlik. Ama önce samimiyet!"
Editör: Ali Dağlı
11 Nisan 2021 - 12:17
Türk Dünyası’nın coğrafya bütünlüğü günümüzde yapay engellerle bozulmuş vaziyette. Toprak bütünlüğünün sağlanamadığı Türk coğrafyasında gönül birlikteliğinin de çok sağlıklı olduğundan bahsetmek de pek mümkün görünmüyor. Türk coğrafyasında sevinçler ve hüzünler birbirine karışmış durumda. Kadim Türk yurdu Şuşa hürriyetine kavuştu fakat Doğu Türkistan yaramız kanamaya ve kanadıkça da derinleşmeye devam ediyor. Ne sevince tam manasıyla ortak olabiliyoruz ne de kedere. Türk düşüncesi, Türk tarihi veya Türk lisanı hakkında konuşmak, Türk coğrafyası hesaba katılmadan sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilecek bir faaliyet değildir. Nitekim, hem Türk Dünyası hem de Türkiye üzerine sağlıklı konuşmalar yapabilmenin yolu da Anadolu topraklarını iyi bilmekten geçer. Karaman’ın hem Türkçeye hem de Türkçeyi bayraklaştıran Yunus Emre’ye karşı tarihi sorumlulukları, bunun da ötesinde ev sahipliği var. Özellikle genç kuşağın zihinlerine ve duygu dünyalarına Yunus Emre ve onun felsefesi nasıl yerleştirilebilir? Temiz bir Türkçe Z kuşağına nasıl aşılanabilir? Yunus’un şehrinde Yunusça bir yaşam nasıl mümkün kılınabilir? Türkçeye, Yunus’a ve sair milli değerlerimize sahip çıkmadan Türk Dünyası’na el uzatabilir miyiz? Hepsini ve daha fazlasını, “Türklerin milli terbiye ve ilmi, sosyal, iktisadi seviyelerini yükseltmeye çalışmak..” gibi amaç ve ilkelerle kurulmuş olan Türk Ocakları’nın Karaman İl Başkanı Yunus Turan Bey ile konuştuk..

YUNUS EMRE’Yİ ANMAK MI ANLAMAK MI?

Türk Ocakları Karaman İl Başkanı Yunus Turan hoca ile Türk Dünyası’nı, Türk coğrafyasını, Yunus Emre ve Türkçe Yılı özelinde de kültür ve medeniyetin inşasını konuştuk.

Sizin düşünce sisteminizin merkezinde Türk tarihine ışık tutan isimler ve bu isimlerin benimsedikleri ortak kültürlerin yer aldığını biliyoruz. Yazılarınızda da bu çok bariz şekilde hissediliyor. Bu bağlamda; Türk tarihi ile Türk Ocakları bütünlüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İmaret Gazetesi ailesini çalışmalarından dolayı tebrik ve teşekkür ediyorum.

Kültür; bizi biz yapan, bizi başkalarından ayıran, bize has vasıflarımızdır. Bizim tarihten bugüne getirdiğimiz örfümüz, töremiz, kimliğimizi oluşturan yaşayış ve düşünce tarzımızdır. Dilimiz, bir olay karşısındaki takındığımız tavır veya reflekslerimiz, kadınımızın gergefte işlediği nakış, dokuduğu kilimindeki motif, yediğimiz kuru fasulye, bulgur pilavı, acılarımız, sevinçlerimiz... Hepsi bize hastır. Milletlerin ortak kültürü olur. İngiliz’inyediği yemek, giydiği elbise, konuştuğu dil ayrıdır, Çinlinin ayrıdır, bizim ayrıdır

Türk milleti sıradan bir millet değildir. Tarihe on bin yıl öncesinden damgasını vurmuş ve bugüne kadar da gelmiştir.Binlerce yıllık şerefli bir mazisi olan bir millet, millet olmaktan öte bir ırktır da... Dünyanın öteki ucunda yaşayan bir Türk insanının tavrı ile elbette bizim tavrımız farklı olmayacak. Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türklerinin yediği aş ile bizimki elbette aynı olacak. Aynı atanın torunlarıyız çünkü. Bu manada Türk milletinin refleksleri de aynı olacak, aynı şeylere birlikte üzüleceğiz, birlikte sevineceğiz. Hani Gaspıralı İsmail’in dediği gibi; “Dilde, fikirde, işte birlik” Türk olarak düşüneceğiz, Türkçe düşüneceğiz, Türk olarak konuşacağız, yazacağız. Türk olarak varız biz.

Sadece Türk milleti için de değil, her millet için aynı durum söz konusudur. İngiliz, Fransız, Alman... Hepsi kendi kültürleri içinde varlar. Arada bir fark var; biz çoğu milletler gibi üç beş yüz yıllık bir geçmişe sahip öylesine bir millet değiliz. Haliyle binlerce yıldır var olmamızı pek çoğunun sindirmesi zor. Çektiğimiz sıkıntıların pek çoğunun temel nedeni de budur.

“Türk tarihi ile Türk Ocaklarının bütünlüğü” deyince, çok geniş bir konu, ucu açık... Ama kendimce özetlemeye çalışayım;

Türk Ocakları bir tarihtir. Osmanlı Devletinin inkıraz döneminde, Batı tarafından "hasta adam" olarak görüldüğü tarihlerde 1912'de kurulmuştur. Ülkenin gidişatından rahatsız olan vatansever 190 askeri Tıp talebesi Karacaahmet Mezarlığı'nda toplanır ve zamanın aydınlarına mektup yazar. Onlardan da karşılık bulurlar ve Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Fuat Sabit Ağacık gibi Türkçü isimler tarafından Türk Ocağı kurulur... Sonrasında zaten Çanakkale büyük bir dram ve kahramanlığa sahne olur. Bu 190 askeri Tıp talebesinin, tamamı şehit olur Çanakkale'de... O sene mezun vermez. Ardından milli mücadele başlar. Türk Ocakları Kuva-i Milliye Teşkilatlarının komutanları Türk Ocaklıdır ve bunların bir araya getirilmesi Mustafa Kemal için hiç de zor olmaz.

Bildiğiniz gibi Osmanlı'ya çok sayıda devlet bağlıdır. Bu nedenle Osmanlı; farklı kültürlerden, farklı inançlardan, ırklardan, milletlerden ve dinlerden oluşmuş çok uluslu bir devletti ve bu unsurların hepsi "Osmanlı" adı altında birleşiyordu. Osmanlı’nın yükselme döneminde hâkim unsur hep Türk idi. Bu yüzden de Batı için "Türk" demek "İslam" demekti. Karşılarında gördükleri Osmanlı değil Türk idi, verdikleri savaş ta Türk'e karşı savaş idi.Bu yüzden tarihin hıncını alırcasına binlerce yıldan beridir var olan Türk milletini tarih sahnesinden silmek istemelerinin nedeni bundandır. Zira Türk yoksa İslam da olmayacaktır.

Çöküş dönemi sonrası Osmanlı gerilemeye ve hep kaybetmeye başlayınca Balkan Harbi, 1. Dünya Savaşı, yenilgiler, toprak kayıpları, içeride ayrılıklar ve neticede yok oluşun eşiğine gelmiş bir Osmanlı Devleti haline geldi. Belki de Osmanlı'nın en büyük yanlışı; Türk'ü asli unsur olmaktan çıkarmak olmuştu. Çok etnik unsurdan oluşan Osmanlıyı, “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık” fikir akımları birleştirmeye yetmiyordu artık.

Bıçak kemiğe dayanmış. Mondros’u Sevr’i imzalamışsın. Bütün askerlerin terhis edilmiş, silahların düşmana devredilmiş, telgraflarla iletişim, demiryolları ile de ulaşım tamamen işgal devletlerinin kontrolüne geçmiş.Ne savaşacak askerin var, ne silahın, ne de cephanen... Toprakların paylaşılmış, işgal edilmeye başlanmış, İngiliz botları Fatih’in fethettiği İstanbul’u çiğniyor... Yok oluyorsun.
İmzalanan mütareke sonrası İtilaf devletleri kendi arasında bir işgal yarışına giriştiler;İzmir Yunanlılarca işgal edildi, Fransız ve İngiliz birlikleri, Antakya, İskenderun, Adana, Tarsus, Kilis ve Antep'e girdiler ardından İtalya Antalya’yı işgal etti...
“Aydın” dediğin insanların bir kısmı İngiliz mandası veya himayesi altında yaşamayı istiyor, diğer yarısı Amerikan himayesi altında yaşamayı istiyor. Gazete köşelerinde bunu açıkça yazmaktan da çekinmiyorlar üstelik... Bir yandan da bunların uşakları haline gelmiş cemiyetler kurulmuştur bile... İngiliz Muhipler, Pontus-Rum, İslam Teali, Kürt Teali Cemiyetleri sahiplerinden aldıkları emirleri eksiksiz yerine getirmeye başlamışlardır.

Bir şeyler yapmak gerekiyor. Karşında iki durum var; ya tamamen teslim olacaksın, dün üç kıtaya hâkim iken, şimdi yok olacaksın, binlerce yıllık maziye son vereceksin, paramparça olacaksın, ezan temelli dinecek, bayrak inecek, ya da milli bir mücadele başlatıp direnecek, karşı gelecek, kanının son damlasına kadar savaşacaksın ve çiğnetmeyeceksin namusunu, teslim olmayacaksın düşmana... Yok olursan da böyle yok olacaksın.

Bir lider aranmaktadır. Ve beklenen lider çıkar. Bu lider Mustafa Kemal’dir. Ve Milli Mücadele başlar.

Zamanın İngiliz yanlıları, karşı çıkarlar. Bir sözde aydın gazetesinde şöyle yazar; “Kemal, Kemal... Seninki çocukça bir hayal... Bırak çocukluğu, İngiliz mandasını kabul et, milleti tehlikeye sürükleme!”

Ancak Türk insanı esaret kabul eden bir millet değildir. Ülkesinin bir karış toprağını bile başkasına vermez. Yoktur tarihte... O inen bayrak yeniden dikilmez ise, minarelerden Ezan sesi duymanın hayal olacağının şuurundadır. "Ölmeyi başı eğik yaşamaya tercih ederim" diyen Türk milleti Mustafa Kemal’in arkasındadır. Onu lider kabul etmiştir. Bu kabul Türk milletine özgüdür. Binlerce yıllık Türk tarihinin yok olup gitmesine müsaade etmeyecektir.

İşte bu mücadelenin verildiği dönemde Türk Ocaklılar ülkenin yok olmasına seyirci kalamaz.
Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, Türk Ocakları 23, 30 Mayıs,10 Ekim 1919, 13 Ocak 1920 tarihlerinde Sultanahmet Meydanı, Fatih, Üsküdar, Kadıköy'de mitingler yapar. Yaptığı mitinglerin her birine yaklaşık 150-200 bin kişi katılmıştır. Tarihin en büyük mitingleridir bunlar ve bu mitinglerde; Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edib Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Selim Sırrı Tarcan ve diğer Türk Ocaklı, Türk Milliyetçisi münevverler konuşmalar yaparlar.İşte İstanbul işgal edilince işgal kuvvetlerinin resmi dairelerden sonra işgal ettiği tek sivil merkezin Türk Ocakları binası olması bundandır. Bu mitingler daha sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün "Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" sözüne ilham kaynağı olacaktır.
Neticede Türk milleti birlikte mücadele eder, silah bulursa silah ile bulamazsa kazma ile kürek ile düşmanı mukaddes bildikleri topraklardan kovar, Yunan da, “Kalk ey koca sarıklı Osman! Torunlarının halini gör” diyerek Osman Gazi’nin türbesini tekmeleyen Yunan komutanı Venizelos da denize dökülür.
Neticede İngiliz yanlısı Osmanlı da İslamcılar da yenilmiş, savaş kazanılmıştır. Türk milleti birlikte kazanmıştır.Yeni kurulan devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.“Kuvayi Milliye amil, milli irade hâkim” kılınır. İlkesi; tam bağımsızlıktır.

Yeni Türkiye’nin muasır medeniyetler seviyesini yakalaması gerekmektedir. Cahil bırakılmış Anadolu insanın eğitilmesi, eğitiminin, üretimin modernize edilerek artırılması, fabrikaların kurulması, yollar, demiryolları yapılması sağlıkta, tarımda, sanatta ve her alanda gelişmek gerekmektedir.

Türk Ocakları Cumhuriyetin kuruluşundaolduğu gibi sonrasında da önemli faaliyetler yapmıştır. Dönemin Devlet adamları ile birlikte büyük işler başarılmış, her alanda Türk insanını ve fikriyatının gelişmesinde, eğitiminde büyük katkılar sağlamıştır.

Bu nedenle Türk Ocağı ülkenin vaz geçilmez bir değeri olagelmiştir. Bugün de milli konular karşısında duruşunu açıkça göstermektedir. Türk milliyetçisi akademisyenleri ile mevcut meselelere karşı çözüm üretme ve ilgililere sunma konusunda görevini sürdürmeye devam etmektedir.

İlimiz ölçeğinde bakıldığında Türk Ocaklarının 1920’lerden önce Karaman’da Türk Ocağının olduğunu biliyoruz. Bir bina ve müştemilatında iki dükkânı olduğunun belgeleri var elimizde. O tarihlerdeki Türk Ocağı binasının fotoğrafını paylaştık. Kurucularını yayınladık. Zamanın gazetelerine vermiş olduğu basın bildirilerini yayınladık. Yani neticede verilen milli mücadelede ve sonrasında Karaman’ın ve Karamanlının olduğunu biliyoruz.

Bana soruyorlar zaman zaman... Siyasi yazılar yazıyorsunuz diyorlar. Yazılarımın hiç biri siyasi değildir. Hiç biri herhangi bir partiyi övmek veya kötülemek maksatlı değildir. Mevcut durum karşısında tavrımızı net bir şekilde ortaya koymamız siyaset olarak algılanıyor. Kimileri beğeniyor, kimileri beğenmiyor ama Türklüğe karşı, Türk milletine, ülkesine, devletine, inanç, kültür ve değerlerine aykırı bir durum var ise buna karşı görüşlerimizi ifade ediyoruz. Bununla kalmıyoruz, Türk Ocakları olarak istişareler sonucunda oluşturduğumuz bildiriler sanılmasın ki bizde kalıyor, Türk Ocaklarının o konudaki yapıcı görüşlerini, eleştirilerini bütün devlet erkânına bildiriyoruz.

Çözüm yahut açılım sürecine karşıdır mesela... Bu sürecin yanlış olduğunu, etnik fitne konusundaki görüş ve düşüncelerini ifade etmiştir. Gelinen noktada haklılığı görülmüştür. Taraflı Başkanlık sistemi konusunda tavrı açıktır. Andımız konusundaki tavrı bellidir. Siyasi partilerle zaman zaman ters düşebilir.

Türk Ocaklarının görüşleri şahsi olmaz. Tarihten gelen bir birikimin sonucudur. Aslında bu tavır Türk tavrıdır. Bayrak yere düşmez bizde... Vatan toprakları kutsaldır, göz dikene, bölmeye çalışana karşı mücadele esastır bizde...

Türk coğrafyasında bu dönem sevinçleri ve hüzünleri birlikte yaşıyoruz. Kadim Türk yurdu Şuşa hürriyetine kavuştu fakat Doğu Türkistan yaramız kanamaya ve kanadıkça da derinleşmeye devam ediyor. Karaman özelinden konuya yaklaşmak istiyorum; Karaman da kadim bir Türk şehri. Bu şehrin insanı soydaşlarının yanında nasıl yer alabilir? Sevince ve kedere ortak olabilmek için neler yapılabilir?

Azerbaycan'ın Şuşa, Hocalı, Hankendi... Karabağ’daki bütün köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz, yıllar öncesinden zulme uğradı. Ermenilerin Rus askerlerle birlikte yaptıkları katliamlar çok eski değil, halen canlı katliam görüntülerini bulabilirsiniz. Türk milleti tarihin hiç bir döneminde katliam yapmamıştır. Bu bizim yapımıza uyan bir şey değil. Ama Emperyalist Avrupa'nın, 10 yaşındaki bir zenci çocuğu mısır çaldı diye idam ettiği görüntülerini görürsünüz. Yaptıkları zulümleri görürsünüz. Yahut Müslümanım diyenlerin birbirlerinin merhametsizce nasıl kestiklerinin görüntüleri de var. Myanmar'da diri diri yakılan insanların görüntülerini iğrenerek izlersiniz. Amerika'nın zencilere sırf renklerinden dolayı yaptıkları ortada... Barış diyerek Arap Baharı diyerek Müslüman coğrafyasını kan ve gözyaşına boğduğuna şahit olduk işte... Rus çok farklı değil, daha dün Afrin’de durduk yere 33 askerimizi şehit etti. Aramızda bir savaş olmadığı halde... Ama Türk milleti böyle değil. Türk demek merhamet demektir. İnsanlık demektir. Avrupalının Türklere karşı söylediği “Barbar” ifadesi aslında Türklerden almak istedikleri hıncın karşılığıdır. Türkler onlarla mukayese edilemeyecek kadar insandır.

Ya Çin? Yıllardır Uygur Türklerine zulüm ediyor. Devletlerarası ilişkilerimiz bozulmasın diyerek bu görmezden gelinemez. Biz Türk Ocağı olarak 200 Uygur derneğinin platform başkanları ile yaptığımız kahvaltıda, yapılan zulümleri gördük, izledik. Bütün basına haber verilmesine rağmen, sadece TRT geldi, o da 10 dakika kadar kaldı. Çekim yapmadan gitti. Türk insanına yapılan zulme Müslüman olduğu halde sessiz kalıp sonra da Ümmetçilik yaparsan bu inandırıcı olmaz. Uygur Türkleri de Müslümandır. Kardeşlik ise kardeşimizdir. Tanrı Dağı kadar Müslümanız diyorsak, onlar da Tanrı dağlarının evlatlarıdır.

Karaman özelinden bütün Türk şehirleri bizim kardeş şehrimizdir. Karabağ Şuşa’da yaşayan Azerbaycan Türkü de, Irak'ın Kerkük'ündeki Türkmen Türkü de, Doğu Türkistan'ın Kaşgarındaki Uygur Türkü de Türktür. Kırım, Kazan, GornoAltayks, Ufa, Çerkessk, Yakutsk, Dağıstan ve adlarını unuttuğumuz, bilmediğimiz, sayamadığımız onlarca Türk şehri var başka devletlerin gölgesi altında yaşayan... “Türkistan Türkleri” deyip geçiveriyoruz... Her daim hepsinin yanında olmak,dünya üzerinde yaşayan ve zulüm gören bütün Türklerin acılarını hep birlikte paylaşmak, “kederde ve sevinçte ortak olmak” Türklüğümüzün bir gereğidir.
Yapılan zulümlere bütün bir millet olarak karşı çıkmamız gerekiyor. Yani yalnızca seherde değil, seferde de var olmamız gerekiyor öncelikle... Sonrasında yaraları sarmak zor değil. Biz Türk olmayan, savaştan bize kaçarak gelen birçok milletin hamiliğini yaptık. Bugün en çok mülteciyi barındıran ülke Türkiye’dir. Yaralarını sardık mazlumların. Bu bizim yapımızda vardır. Bir akademisyen arkadaşımız tarafından Şuşa’nın kardeş şehir olması yönünde teklifi oldu. Güzel bir teklifti. Öyle romantik değil, realistten öte samimi bir teklifti. Dikkate alınmadı, önemsenmedi. Sahip çıkılmadı. Ben çok açıklıkla ifade ediyorum ki, açıkçası Karaman'ın resmi kurumlarında da, Karamanlılarda da böyle bir heyecan ve yaklaşım göremiyorum. Bu ne Türkçe için böyle, ne Yunus Emre için... Elbette çırpınan, çabalayanlar var lakin kendi gündelik sıkıntıları ile uğraşan insanlar için öncelikli bir mesele olarak durmuyor.

Daha önceden de kardeş şehirlerimiz ilan edildi. Adını bile unuttuk, kaçımız biliyor? Çünkü arkası gelmedi. İlan etmek güzel, kolay da arkası gelmeli. Bunu biz Türk Ocağı olarak yaparız, bir yere kadar yaparız. Esasen bu öncülüğü Valiliğimizin, Belediyemizin, Üniversitemizin yapması gerekiyor. Bütün kurum ve kuruluşlarla birlikte, Karaman halkı olarak bu olayın içinde olmalıyız.

Yalnızca Karaman’da değil, bu değil sadece; vatan, millet, din, ahlak, gençlik, bayrak, devlet, ülke, kanun ve kurallar, kadın, insan, hayvan, tarih, tarihe damgasını vurmuş şahsiyetler, Yunus Emre, Karamanoğlu Mehmet Bey, Cumhuriyet, Türk, Atatürk... Pek çok şey birinci öncelik meselesi olmaktan çıkmış sanki... Bilmiyorum belki de ben yanlış görüyorum.  

UNESCO 2021’i Yunus Emre’yi Anma Yılı olarak ilan etti. Sayın Cumhurbaşkanı da buna Türkçeyi ilave etti ve böylece 2021 yılı “Yunus Emre’yi Anma ve Türkçe Yılı” oldu. Karaman’ın hem Yunus’a hem de Türkçeye karşı tarihi sorumlulukları var. Ev sahipliği var. Bu nedenle Karaman’ın sadece bir anma programı düzenlemek değil de sanki Yunus’u tüm insanlığa anlatma gibi bir görevi olduğunu düşünmek çok mu abartılı olur? Konser düzenlemek, afiş astırmak, hatıra para ve pul bastırmak tamam ama insanlarımıza, özellikle de genç kuşağın zihinlerine ve duygu dünyalarına Yunus Emre’yi ve onun felsefesini nasıl yerleştireceğiz? Temiz bir Türkçeyi Z kuşağına nasıl aşılayacağız? Yunus’un şehrinde Yunusça bir yaşam nasıl mümkün kılınabilir? Bunu sadece yapılan ya da yapılacak etkinlikler anlamında değil, hayat felsefesi ölçeğinde soruyorum. Yunus’u anlamadan anlatmak ne kadar mümkün?


Bir milleti millet yapan ve başka milletlerden ayıran en önemli özellik dildir. Millet olabilmenin şartı ortak dil ile mümkündür. Dilini kaybetmiş milletler yok olur. Bu kadar önemlidir. Biz Türk milletiyiz, Türkçe düşünürüz, Türkçe konuşuruz ve Türkçe yazarız.

Bildiğimiz üzere Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçe bir ferman ünlettirerek “Divanda, Dergâhta, Bargâhta, Mecliste ve Meydanda” Türkçe konuşulmasını şart koşmuş. Yunus Emre de Türkçe düşünmüş, Türkçe söylemiş... Bu yüzden Yunus Emre'ye de Mehmet Bey’e de, onlarla birlikte Türkçeye de Karamanlının tarihi bir sorumluluğu var. Bu sorumluluk sorunuzda belirttiğiniz gibi yalnızca günü kurtarmak adına birkaç kutlama ile geçiştirmek şeklinde olmamalı... Yunus gibi düşünmek, Yunus gibi yaşamak esas olmalı.

Bizim çocukluğumuzda “Yunus Emre ve Türk Dil Bayramı” kutlamaları birlikte olurdu. Hem Yunus Hem Mehmet Bey birlikte anılırdı. Buna rahmetli Avukat Baha Kayserilioğlu öncülük ederdi hep... Sonradan ayırdılar, yanlış oldu. Baha Bey de ayrılmasına hayli karşı çıkmıştı. Yeniden birleştirilmesi olumlu bir gelişmedir.

Bu manada 2021 yılının “Yunus Emre’yi Anma Yılı” olarak ilan edilmesi, buna “Türkçe’nin” de dâhil edilmesi oldukça anlamlı ve olumlu olmuştur. İlgililerini kutluyorum. Yunus Emre olmadan Türkçe anlatılamaz. Yunus Emre de Türkçe olmadan anlatılamaz.

Söylediği bütün şiirlerini bugün dahi çok rahat bir şekilde anlayabiliyoruz. Bu kadar güzel ve sade bir dille söylemiş... Türkçe yazması, Türkçe söylemesinden öte Yunus, evrensel bir felsefesi olduğu için bu güne kadar gelmiştir.Mevlana ile Yunus aynı dönemde yaşamıştır. Her ikisi de evrenseldir. Mevlana Farsça yazmış, Yunus Türkçe söylemiştir. Mevlana “Gel Ne olursan ol, yine gel...” diye bütün insanlığı davet etmiş, Yunus taaşkı, kardeşliği, birliği-beraberliği, insan sevgisini, ilmi... Bütün evrensel değerleri anlatmıştır şiirlerinde...

Çok bilinmez ama Yunus'un bir özelliği de dönemin Beylikleri arasında mekik dokumuş, aslında hepsi Türk olan, kardeş olan beylerin birliğini-beraberliğini sağlamaya çalışmıştır.Anadolu’daki kültürel ve siyasî birliğin sağlanmasında önemli katkıları olmuştur. Bugün bile en çok ihtiyacımız olan şey budur; “Birlik ve beraberliğin tesisi”. Bizim bir sloganımız var; “Biz hep birlikte Türk milletiyiz”. Yunus bunu yüz yıllar öncesinden söylemiş.

Anadolu insanının duygu ve düşünce dünyasında derin izler bırakan Yunus Emre Anadolu ile sınırlı kalmamalıdır. Yunus’un düşünce yapısını Karaman sınırları içinde, Karaman dışında bütün ülkede, ülke sınırları dışında bütün dünyada yerleştirecek olabilsek, dünyada hiçbir sorun kalmaz emin olun. Bunu konserlerle yaparsınız il içinde, pul bastırırsınız ülkede duyulur tamam ama bundan öte bütün dünyaya duyurmak bir görev olmalıdır.

Yani sorunuzda Yunus’un şehrinde Yunusça düşünen ve yaşayan insanlar nasıl mümkün kılınabilir? Yunus’u anlamadan anlatmak ne kadar mümkün diyorsunuz. Bunu düşünmek bile mükemmel bir şey. Bu, bu  düşüncede olan insan sayısını artırmakla mümkün...

Benim hep söylediğim bir şey var; Bir şeyi yapmak için, o şeyi yapmayı istemek lazım”. Öncelikle bunu istemek gerekiyor. Yani Yunus gibi düşünen, Yunus gibi yaşayan nesiller yetiştirmeyi öncelikle istemek gerekiyor. Bunun için kendi hırslarımızdan, inatlarımızdan, tabularımızdan, korkularımızdan, siyasetin ayrıştırıcılığından kurtulmak, millet olma bağlarını güçlendirmek gerekiyor. Karşında senden olmayan yahut senin gibi düşünmeyen insanları ötekileştirmeden, dışlamadan, hakka, hukuka, kanun ve kurallara uyarak, büyüklenmeden, gücü ele alıp diğer insanları yok etme düşüncesinden sıyrılarak yapmamız gerekiyor. Yapabilir miyiz bilmiyorum... Ama çocuklardan başlayarak, sıfırdan başarabiliriz... Hep birlikte yeni yetişen çocuklara Türklüğü, doğruluğu, çalışkanlığı, küçüklerini korumayı, büyüklerini saymayı, insanı sevmeyi, vatanı sevmeyi, kendini bilmeyi sıfırdan öğreterek, vatandaşlık duygusunu, milleti, bayrağı, inancı, ahlakı, hakkı... Vazgeçilmez kutsalları öğreterek.

Ben ülkenin bütün sorunlarının bir şekilde çözülebileceğini düşünüyorum. Bu gün bizde eksik bırakılan, olmayan ve bütün sorunlarımızı çözecek şey; herkesin birlikte sahip olacağı ve bu uğurda varlığını feda edebileceği “ortak” bir ülküsünün olmamasıdır. Başarının sırrı buradadır. Tarihte bakın büyük milletlere, hepsini ayakta tutan, büyüten budur. Ne vakit ortak ülküden vazgeçilmiş, o vakit yok olmuşlardır.

Fatih’in İstanbul’u fethetme ülküsü olmasaydı mesela alabilir miydi? Karamanoğlu, Beyliğini başkalarından koruma, beyliğini büyütme ülküsü olmasaydı, Türklerin mesela Anadolu’yu yurt edinme ülküsü olmasaydı bugün biz buralarda olur muyduk? Atatürk’te Türklük duygusu, ülkeyi yabancı işgalinden kurtarma, muasır medeniyetler seviyesine çıkarma hedefi, ülküsü olmasaydı, tam bağımsız olarak yaşama ülküsü olmasaydı, milli mücadele olur muydu? Biz hür ve bağımsız bir millet olarak yaşıyor olur muyduk?

Hangi dine, mezhebe, ırka, siyasi düşünceye, gruba, cemaate mensup olursa olsun, doktoru, avukatı, valisi, esnafı, memuru, amiri, işçisi, işsizi... “ortak bir ülkü” etrafında toplanarak, o ülküyü gerçekleştirmek üzere birlikte mücadele eden insanlardan oluşan millet haline gelmek bu ülkenin kurtuluşudur. Birlik olursanız, ortak bir ülkü etrafında birleşirseniz kazanırsınız, bu kadar. Bu da aslında hem Yunus’un, hem Karamanoğlu’nun, hem de Mustafa Kemal’in düşüncesidir.

İlimizdeki Yunus Emre ve Türkçe yılı kutlamaları ile ilgili olarak;

Öncelikle kutlamalar yalnızca bu yıl ile sınırlı olmamalı. 2021 yılı Yunus Emre ve Türkçe Yılı ilan edildi diye değil, her yıl kutlamalara devam edilmeli. Çünkü Yunus Emre bizim, Karamanoğlu da Türkçe de bizim.

Kutlamalar Üniversite, Valilik, Belediye ve resmi kurumlar arasında olmamalı. Halkın katılımı sağlanmalı. Bunun için çalışmalar STK'lar ile işbirliği içinde yürütülmeli.

Yunus Emre felsefesi Karaman ile hatta ülke ile sınırlı kalmamalı, bütün dünyaya Yunus’un düşüncesi, felsefesi duyurulmalıdır.

Hepsinden önemlisi Yunus gibi yaşayan, düşünen nesiller yetiştirilmelidir. Buna bütün okullarda Milli Eğitimin müfredatından ayrı olarak ve çocukluktan başlayarak bir ortak ülkü verilmelidir. Belki 20 yıl sonra ama başarmak mümkündür.

Netice olarak dünyaya düzen getirecek olan Türklerdir. Nizam-intizam, insanlık duygusu, merhamet... Türklerin geninde, kanında, yapısında vardır. Küresel dünya düzenine geçerek ulus devlet yapısını yok etmek isteyen ayrılıkçı dış güçler ve onların içerideki uzantıları istese de istemese de böyledir. Böyle olacaktır.
İmaret ailesine tekrar teşekkür ediyorum. Saygılar duyuyorum.
Biz teşekkür ediyoruz.

 
Reklam

YORUMLAR

  • 2 Yorum