Reklam
Reklam

Bir Tecessüs Hikâyesi

Adil Can'ın ilk yazısı "Bir Tecessüs Hikâyesi"

Editor: Buket Toprak
06 Şubat 2019 - 09:43 - Güncelleme: 08 Şubat 2019 - 09:33
Reklam

Yaklaşık 20 sene önceydi.
Namaz kılmak için genellikle mahallemizdeki camiye giderdik.
Camiimizin imamı da Şeyh Hadi isimli, mahalleli tarafından sayılıp sevilen, güvenilen bir zattı.

Günlerden bir gün akşam namazı kılmak üzere, camiye biraz erken gitmiştim. Abdest almak için aşağı kattaki abdesthaneye indim. Tuvaletlerin boşalmasını beklerken kapılardan biri açıldı imam Şeyh Hadi dışarı çıktı.

Selamlaşıp hal, hatır sorduktan sonra hoca efendinin
abdest almadan yukarı çıktığını fark ettim.
Çok şaşırmıştım.

Başka da abdest alacak yer olmadığına göre hoca nerede abdest alacak diye merak ederek peşini takip ettim hayretle hocanın abdest almadan doğruca camiye girip mihraba yöneldiğini gördüm.

Ezan ve kameti okuyup, namaz kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da ona uyarak tekbir getirip, saf bağladılar.

Ben ise yerimde donup kalmıştım.
Hemen koşup, senelerdir ahbaplığımız olan Hacı Ali efendinin yanına gidip bir, bir şahit olduklarımı anlattım.

Bana tam güveni olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde: “Madem hoca abdestsiz namaz kıldırıyor o halde biz de münferit kılarız” dedi.

Derken bu olay mahalledeki Müslümanlar arasında yayıldı. 
Ben ve arkadaşlarım, Şeyh Hadi’nin abdestsiz namaz kıldırdığını herkese anlattık. Böylece cemaat dağıldı.

Artık kimse onun arkasında namaz kılmıyordu. Bu olay onun itibarını sarstı. Ailesiyle de arası açıldı eşi onu terk etti çocukları da onu dışladılar.

O da imamlığı bırakarak, şehri terk etmek zorunda kaldı. 

Hatta bazıları hakkında, aslında Müslüman olmadığı.. Casusluk yaptığı, ecnebi olduğu,  vs. konuşmaya başladılar. Ve bir daha ondan haber almadık.

Ta ki, iki sene sonra Umreye gitmek nasip oldu. 

Orada hava şartlarından dolayı bir hayli hastalandım. 

Memleketime döndükten sonra doktora gittim hap ve iğne yazdı.

Ertesi günü abdest alıp namaz kılmak üzere camiye giderken yol üzerindeki kliniğe uğrayıp o günkü iğnemi yaptırdım.

Henüz ezan okunmamıştı tuvalete gidip iğne yeri kanamış mı diye bakmayı düşündüm.
Tam tuvaletten çıkıyordum ki, aklıma Şeyh Hadi geldi. 

Birden gözlerim karardı. Dünya sanki başıma yıkılır gibi olmuştu.
Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi iğne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti,  yani adamcağız abdestli mi idi?

Aklım durmuştu, sabaha kadar uyuyamadım o gece cahil ben ve benden daha cahil dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden anlamadan araştırmadan ve yüzleşmeden, güya Allah rızası için…

Şeyh Hadi’nin haysiyetiyle oynamış, itibarını beş paralık etmiş evini, yıkmış, eşinin çocuklarının bile onu terk edip dışlamasına yol açmıştık!

Ertesi sabah onu aramaya başladım, çarşıda Hacı Ahmet isminde, ıtırcı bir zat onu biliyor dediler.
Hemen gittim Nur yüzlü simasıyla beni karşıladı, sorduğumda da şöyle cevap verdi: “İki sene önce idi, Hadi efendi bana gelerek çok üzgün ve dertli bir vaziyette oturdu. ‘Ne oldu?’ deyince de şöyle dedi:

Yaptırdığım iğnenin yerini yıkamak için tuvalete gitmiş, abdest bozmamıştım. Ama birileri bana sormadan ‘Abdestsiz namaz kıldırıyor’ diye iftira ettiler. Cemaat de buna inanıp, beni dışladı. Bana neler yapıldığına şahit ol diye, bunları anlatıyorum. Artık bu şehri terk ediyor, Irak Necef tarafına gidiyorum.” dedi ve gitti. Onu bir daha görmedim.

Allah’ım, ben ne halt işlemişim böyle! Hüngür, hüngür ağladım.

Tam 20 yıldır her Necef’e gidip gelene onu soruyorum ama mazlum Şeyh Hadi’den hiç bir haber yok.

Ve artık yerimden kımıldayamayacak kadar hastayım, gidip bulabilecek, helalleşebilecek halde değilim.

Evet öyledir; duyduklarımız, ya da gördüklerimiz gerçek olsa dahi, aslı bambaşka olabilir.
Bir kişi ya da olay hakkında gerçeği tümüyle bilmeden bir kanıya varmak, yorum yapmak, hüküm vermek zulümdür.

Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni; kendi gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuzu dahi bizzat o şahısla konuşup tahkik, etmek zorundayız.

İşte bu sebepledir ki, dinimiz zanlar konusunda bizi sık, sık uyarır ve der ki:

“Ey iman edenler, zannın birçoğundan sakının!  Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve gizli hallerini araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın! Herhangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz değil mi? Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden ve çok merhametli olandır”[Hucurat-12]

Resulullah buyurdu ki:
Zandan kaçının!  Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın! Özel hayatınızı da araştırmayın! Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize arkanızı çevirip, küsmeyin. Birbirinize nefret ve düşmanlık da beslemeyin. Ey Allah’ın kulları birbirinizle kardeş olun!

Zanlar iki türlüdür, hüsnü zan ve suizan. Dinimiz suizandan kaçınmamızı emreder. Çünkü suizan edip, yanılırsak; hakkında suizan ettiğimiz kişi ve gruplardan özür dileyip, helallik istememiz gerekir. Oysa hüsnü zan edip, yanıldığımız zaman böyle bir zorunluluk yoktur. Bilhassa seçim öncesi bir ortamda dinimizin bu emrine hassasiyetle uymak, Müslüman olmanın gereğidir. Seçim yarışını suizandan uzak, kardeşlik atmosferi içerisinde yapmak, en önemli görevimizdir.

Birbirinin ayıbını araştırmak anlamına gelen tecessüsten uzak durmak gerekir. Zaten suizannın başlangıcı, tecessüstür.

Adil CAN 06.02.2019

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..