Reklam
Yiğit Anıl Güzelipek

Yiğit Anıl Güzelipek


BİZE DAİR FİKİR YAZILARI- 1

16 Ekim 2020 - 15:58

Tarihin, insanoğluna en büyük hediyesi, geçmişi değiştiremeyeceğimizi bilmemize rağmen günümüz penceresinden geçmişi yeniden yorumlayabilme şansını bizlere vermesidir. Ben de bu yazımda 1920’li yıllardaki Türkiye’yi anlatmaya çalışarak “kalemim yazdığınca” ilerleyen yazılarımla, günümüze kadar ulaşmaya çalışacağım.
Bugün içerisinde yaşamış olduğumuz yıllar aslında son derece karmaşık ve meşakkatli yılların bizlere bir armağanıdır. Ülkemizdeki yaygın kanının aksine Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu Osmanlı İmparatorluğu’nun aksi “yönüne” doğru ilerlemiş bir süreç değildir. Tam tersine, 1923 yılı aslında kendinde önceki iki asırlık süreçle büyük bir uyum göstererek cumhuriyetin ilanıyla nihayete ermiştir. İfademi biraz daha açacak olursam, Türkiye’nin modernleşme serüveni 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan bir süreç olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yıllık bir yönelişinin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu süreç içerisinde üstü kapalı da olsa batının gerisinde kaldığını kabul eden imparatorluğun siyasal elitleri, aslında gerçek anlamda bir modernleşme çabası içerisinde olmayıp, batılılaşarak imparatorluğun ömrünü uzatma gayretinde olmuşlardır.  Aksi takdirde, batının yardımıyla batıyı yakalamak fikri son derece hayalperest bir yaklaşım olurdu. Bir başka ifadeyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yılındaki batılılaşma çabaları toplumsal nedenlerden ziyade diplomatik nedenlerden beslenmiştir. Bu nedenden ötürü, yazımda batılılaşmayı politik bir gerekçe, modernleşmeyi de toplumsal bir dönüşüme ilişkin kavramlar olarak değerlendiriyorum. Ancak, ülkemizde bu kavramlar muhtelif gerekçelerden ötürü eş anlamlı gibi tahayyül edildiğinden ve gerçekten de “eş anlamlı” hale geldiğinden yazımda da bu konuda bir kavram karmaşası doğal olarak ortaya çıkmaktadır.
1923’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamış olduğu dönüşüm, bir adım daha ileri giderek modernleşmenin ve batılılaşmanın bir “harmanı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bu doğrultudaki çabaları birbiriyle hem benzeşmektedir, hem de birbirinden farklılaşmaktadır. Farklılaşan nokta, Osmanlı İmparatorluğu’nun, 18.Yüzyıl’dan sonra olan neredeyse “her şeyin” nedeni olarak görülen Fransız İhtilali’ne karşı önlem almaya çalışmasının aksine, Türkiye Cumhuriyeti’nin Fransız İhtilali’nden esinlenmesidir. Benzeşen nokta ise aslında bugün bile ülkemizde yaşanan sosyo-politik sorunların temel nedenini oluşturmaktadır. Fransa’da bu hareket çıkış noktası itibarıyla alt yapıdan üst yapıya doğru hareket etmiştir. Öte yandan, hem Osmanlı’nın hem de Türkiye’nin modernleşme serüveni üst yapıdan alt yapıya doğru hareket etmiştir. Dolayısıyla, Fransızlar’ın talep ederek kazandıkları, bize adeta yukarıdan “hediye edilmiştir”.
Yukarıda ifade ettiğim süreç, işleyişinden ziyade sonuçları açısından çok daha çarpıcıdır. Alt yapıdan üst yapıya doğru ilerleyen hareketler toplumu daha homojen bir hale getirirken, üst yapıdan alt yapıya doğru ilerleyen hareketler daha riskli olup toplumsal farklılaşmaları keskinleştirir. 1920’li yıllarda Türkiye’de toplum temel olarak üç farklı kesime ayrışmıştır: Modernleşme hareketini kabul ederek hemen ayak uyduranlar, bu hareketi reddedenler ve bu hareketle ilgilenmeyenler… Elbette ki durum bununla da sınırlı kalmamıştır. Esas zorlayıcı durum, modernleşmenin bir süreç olarak tahayyül edilmeyerek ideolojik bir tercih olarak ele alınmasıyla başlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında yazımın da başında belirttiğim üzere hem batılılaşma hem de modernleşme “siyasal ideolojiler” haline gelmiştir.
Tarihin bizlere büyük bir hediyesinden bahsetmiştim. Elbette bir de tarihin kötü bir yönü vardır. İnsanoğlu kendi zaman mevhumuyla tarihi tahlil etmeye kalktığında tarih insanı çok fena aldatır. Çok eski sandığımız şeyler aslında tarih açısından oldukça yenidir. Sonsuz tarih tünelinde elimizde fenerle bir yandan yönümüzü tayin ediyoruz bir yandan da değişiyoruz ve dönüşüyoruz. Herakleitos’un dediği gibi: Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere dileğiyle … Sağlıcakla kalın!

Doç. Dr. Yiğit Anıl Güzelipek
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum