Reklam
Tufan Sarıtaş

Tufan Sarıtaş


KARIŞIK ORTADOĞU'DA BİR GÜN ve İNSANLIĞIN TRAJEDİSİ

02 Şubat 2021 - 10:57

Sonbaharda savrulan sararmış bir yaprağın üzerindeyim. Kumsalda yumurtadan yeni çıkmış caretta caretta kadar adımlarım. Rüzgârın iradesinde hayatı, kendi varlığım kametince ifade etmek için uçmaktayım. Bazen okuldan dönen bir öğrencinin avucuna girerim hoş bir tevafukla, bazen de sarayları süsleyen zümrüt misali yeşil halılar gibi serilmiş çimlerin üzerini örterim. Güzün tatlı hüznü, kışın ikazcı habercisiyim: "Ey ihtiyar insanlık, saçlarına bu yıl bir ak daha düşecek. Olgunluk vakti gelmedi mi bırakın artık didişmeyi".
***
Pazarda yükselen sesler duyuyorum. Portakal, mandalina, greyfurt, ıspanak, havuç... Kışın meyve ve sebze malum pahalı biraz. Pazarcı yine bağırıyor. Kardeşlik, anlayış, barış, sevgi... Ahir zamanda da insanlık malum pahalı biraz. Dünyanın son demi de yılın son mevsimi gibi. Bahar ne vakit? 
***
Üzerimizden mermiler geçiyordu. Ölüm, kafanızı kaldırdığınız anda sizi bulacak kadar yakındı. Silah sesleri, bağrışma seslerine karışmaktaydı. Farklı milletlerden, farklı tenlerden, farklı dillerden, farklı renklerden çıkan tüm bu sesler, aslında farklılığın ta kendisindendi. Bu coğrafyada öteki olmak, kan ve boğuşmanın biricik sebebi olmuştu. Ecel, burada insanları genç yaşta yakalamakta; kabrin toprak kapısına kadar yaşlılar, gençleri uğurlamaktaydı. Tezattı burada her şey.
Vakit sonbahardı. Yapraklar, mermilerin arasında savrulmakta, rüzgârın sesi, insanların acı dolu seslerini karıştırmaktaydı. Hele gözüme takılan bir tanesi de vardı ki, sapsarı altın vücuduyla açık bronz renkteki metal mermilerin arasından kıvrıla kıvrıla kainattaki sanatı, güzelliği ve estetiği son anına dek sergilemeye çalışmaktaydı. Yapraktaki bu altın renkli asalet, beni büyülemişti. Nerede olduğumu unutmaya çalıştım bir an, sırt üstü yere uzandım ve gökyüzüne baktım. Ne güzel bir renkti mavi. Deniz kıyısındaki birçok kasabada, bembeyaz örtülü masaların iskemlelerinde ne hoş duruyordu. Mandalina, limon, lavanta, zeytin ağaçları arasında, tarifi imkânsız bir güzellik katıyordu.
Silah sesleri yükseliyor, yapraklar savruluyor, gök kubbe açık maviliğiyle gülümsemeye devam ediyordu. Kan kırmızısı, göğün mavisine değmekteydi sanki. Bu nasıl bir çelişki, bu nasıl bir şizofreniydi! İnsanlık, doğanın dengesiyle neden bu kadar uyumsuzdu? Bunu üreten zihniyetin, çocukluğundaki hangi travma, bu zalim ruh halini ortaya çıkarmış olabilirdi? Karanlık iç dünyasını, insanlığın dünyası haline getiren evladı, hangi anne doğurmuş olabilirdi? Çevremdeki nesnelerle, hayalimdekiler birbirine karışıyordu. Sararmış yapraklar, mermiler, kan, karanlık, insanlıkla doğa arasındaki tezat, açık mavi gökyüzü, mandalina ağaçları, mavi renkli iskemleler...
***
Kırmızı, sarı, yeşil, mavi, beyaz, mor, pembe balonlar… İplerin onları sımsıkı bir avuca hapsettiği, göğe müştak yer parçaları. Onları çevreleyen plastiğin ağırlığıyla yere inmeye evrilirken, içindeki gazın hafifliğiyle de yükselmeye meyillidirler. Ruhu ve kalbi itibariyle yedi kat göğü geçme imkânına sahipken, ruhunu saran bedeniyle de toprağa ve derinliklerine inmeye programlı olan insanoğlu, uçan balonlar gibi hem semadan hem de arzdan izler taşır. Ruhu bedenine galip gelirse, semalara ait bir bilge; bedeninin esiri olunca da toprağa ve onun karnındaki ateşe mahkûm, yeryüzünde iblisin temsilcisi bir zalim… Tezatların metropolü insanoğlu…
***
Dr. Tufan SARITAŞ

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum